ÖLÜM EDEBİYATI

(Bu yazı 18 Ocak 2020’de kayıprıhtım.com’da yayımlanmıştır)

Şairlerin ve yazarların en çok değindiği konuların başında şüphesiz ölüm kavramı gelir. Her biri ölümsüzlük için yazar. Bazen çok beğenilen bir cümlenin etrafına örülen bir kitap gibi ölüm temasının etrafında gezinir tüm yazarlar. Ölümsüz olmayı isterler miydi ? ölümden anladığımız tenin sıcaklığını muhafaza etmesi ve nefes almaksa kuşkusuz hayır. Ama her yazar satırlarıyla ölümsüz olmak ister. Nurullah Ataç “öleceğini sezdiğinde çok ağırına gitmişti” der Ahmet Haşim için. Ölüm böyledir işte. İnsanlık tarihi kadar eski olsa bile başımıza geldiğinde yeni bir şeymiş gibi görünür. 

Her yazının, şiirin, romanın veya denemenin içinde ölüm gizlenmiştir. Tolstoy’un “Hayatın Anlamı” kitabı aslında ölümü anlatır. Ama sadece ölüm temasını ele alan kitaplar vardır. Bunlardan birkaçını sizler için değerlendirmek istedim.

İngiliz edebiyatının önde gelen isimlerinden Julian Barnes’ın  Korkulacak Bir Şey Yok kitabı ölüm düşüncesi üzerine yazılmış en iyi eserlerden biridir. Barnes deneme türünde yazdığı bu kitapta önce annesini alan sonra da yavaşça kendisine doğru yaklaşan ölümü bazen duygusal bazen de alaycı bir dille tasvir eder. Kitapta anne-babayla ilişkiler, Tanrı’nın varlığı, ölüm ile Tanrı arasındaki fark, inanç, inançsızlık, eğitimin önemi, çocukluk anıları, eşyalarla olan paylaşımlar, yetişkin oluncaya kadar geçen zaman ve yazarlık serüveni akıcı bir dille anlatılmış. Barnes, Montaigne’in ölüm üzerine kaleme aldığı yazıları da anımsatarak yazar ve filozofların ölüm üzerine düşündüklerine yer vermiş, ölümden değil ölmekten korkmayı dile getirmiş. Julian Barnes kuşkusuz etkili bir yazar olarak gülümseten bir ölüm düşüncesi sunuyor. Kendisi gibi hiçbir dine inanmayan Fransız yazar François Renard’ın nasıl gömüldüğünü anlatırken yaptığı gibi:

“İntihar eden ve kilise karşıtı olan François Renard bir papazın yardımı olmadan Chitry mezarlığına gömülmüş ilk kişiydi. Bunun 1897’deki ücra bir Fransız kasabasında yaratacağı şoku hayal edin, inançsızlığın gururunu bir hayal edin.”

Barnes ilerleyen sayfalarda annesinin hastalığından da söz ediyor ve onu kaybettiği günlerde bir evlat olarak yaşadığı acıyı fazlasıyla hissettiriyor. Felsefi sorular da mevcut kitapta. Örneğin anne karnındaki bir çocuğun ölüm korkusu yaşayıp yaşamadığı gibi. Ölümün bini bir para olan Roma dönemindeki hayatlara da yer veriyor Barnes. En uzun süren ömrün 40 yıl olduğu yıllardır o yıllar. Velhasıl Julian Barnes’ın kitabını bitirdiğinizde hem kendi hayatınızı hem de tüm evreni oluşturan hayata ve ölüme dair sırları düşünmeden edemeyeceksiniz ve korkulacak bir şey olmadığını anlayacaksınız. [1]     

Kitaplarında ölüme en çok yer veren yazarlardan birisi de Jose Saramago’dur.

Onun  Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş  kitabı bir romandan çok ölüm üzerine kaleme alınmış bir bilgelik eseri gibidir.

Saramago hep yaptığı gibi bir distopya kurar ve adı bilinmeyen bir ülkede şimdiye kadar hiç görülmemiş bir olayın gerçekleştiğini hayal eder: Ölüm artık kimseyi öldürmemeye başlar. Saramago romana sade ama son derece etkili bir cümleyle başlar: “Ertesi gün hiç kimse ölmedi.”

Herkes başlangıçta çok mutlu olur. Ama ülkeye dalga dalga yayılan bu sevinç yerini büyük bir kargaşaya bırakır. Başta ülkeyi yönetenler olmak üzere herkes ölümün nasıl ortadan kalkmış olabileceğini düşünür. Başbakan bir açıklama yapar ve ölümün ortadan kalkmasıyla ortaya çıkabilecek tüm toplumsal, iktisadi, siyasi ve ahlaki sorunların üzerine cesaretle gideceklerini söyler. Kilise çok kızgındır çünkü ölüm ve yeniden diriliş olmadan din olmaz. Tanrı kendi sonunu getirecek böyle bir şeye nasıl izin vermiştir ?

Sonunda mafya devreye girer ve ölümün hala varolduğu komşu ülkeye ölüm turları düzenlemeye başlar. Başka bir ülkede huzurla ölen insanlar mafyanın hizmetiyle yeniden ülkeye sokulacak ve doğduğu toprakların şefkatli koynuna defnedilecekti. Kimse bu iyi adamları cinayetle suçlayamazdı. Saramago romanın ilerleyen sayfalarında ölümün neye benzediğini yahut benzemediğini de anlatmış bizlere. Şöyle diyor:


“Birçokları ölümü tanrıyla ilişkilendirdikleri ve onları madeni bir paranın iki yüzü gibi düşündükleri için ölümün de tanrı gibi doğası gereği görünmez olması gerektiğini değerlendirirler. Bu tam olarak doğru değildir. Bizler artık çarşafa bürünmüş bir iskelet olduğunu ve sorulara yanıt vermeyen eski ve paslı bir tırpanla birlikte soğuk bir salonda yaşadığını biliyoruz. Salonun duvarları örümcek ağlarıyla dolu ve duvarlar boyunca sıralanmış dolaplarda tıka basa dosya dolu.” [2]

Ölüm düşüncesi modern yazarları değil geçmişin çocuklarını da karanlık ruhuna hapsetmiştir. Ortaçağ yazı ve resim dünyasını ölümün etkilediği kadar hiçbir şey etkilememiştir. Tüm kiliselerin duvarları ölümü ve dini anlatan resimlerle kaplıdır. Din kitapları da aslen birer ölüm kitapları değil midir ? Antik Çağ’ın en büyük medeniyeti olan Mısır, ölüm edebiyatının en güçlü olduğu uygarlıktı. Gerek Mezopotamya’da gerekse diğer uygarlıklarda hükümdarlar sağlıklarında Tanrı olarak kabul edilirler, öldüklerinden sonra Tanrı katına çıktıklarına inanılırdı. Mısır’da firavunlar daha yaşarken yarı tanrıydılar. Yaşarken Horus, öldüklerinde Osiris olurlardı.

Mısır’ın Ölüler Kitabı Cengiz Büker tarafından yayına hazırlanmış bir kitap. Antik Mısır uygarlığında ölüler için edilen duaları, inanışları ve ölüm sonrası hayatı anlatıyor. Mısır uygarlığına ilgisi olan herkesin seveceği bir kitap. Mısırlıların Ra’ın gemisine binmek için, tanrılar arasında konaklamak için, öldükten sonra yeryüzünde bir ev inşa etmek için okumak zorunda oldukları dualara yer verilmiş. İşte onlardan bir bölüm:

“Selam sana Keb. Sevin sen. Çünkü bedenimden çıktım ve kuş gibi süzülüyorum. İşte gökyüzünü tanrıların eşliğinde geziniyorum. İşte Sesheta sımsıkı bağlanmış getiriyor Nebt şeytanını. Anubis haykırıyor bana ‘inşa et evini yeryüzünde. Temelleri Helyopolis’te olacak sınırları Kherahya’ya ulaşacak, kutlu yeri Sekhem’de olacak ve üstündeki yazıt yenilenecek. Gelip geçenler sunularını oraya koyacaklar.”

Her duadan sonra söylenen Amin sözünün firavun Amerofis’in Mısır’a tek tanrılı bir inanış getirmeye çalışmasından kaynaklandığını da öğreniyoruz bu kitaptan. Nu papirüsünde yazdığına göre ölen kişi işlediği toplam 42 günah için hesap verirken Ra’ya şöyle yakarıyormuş:

“Ey sen, evrensel düzenin efendisi olan Ra. Şunu bil ki ben hiçbir zaman ekin tarlalarını istifleyip mülk edinmedim. Hiç vazgeçmedim yalnızken bile namuslu olmaktan”[3]

Hem Mısır’ın hem de tüm insanlığın ölüm edebiyatını bir kitapta toplayan eser ise Agora Kitaplığı’ndan çıkan Ölüm Kitabı-Ölüm Düşüncesinin Temel Metinleri kitabı. Kaan H.Ökten’in derlediği kitapta Mısır’ın yanı sıra Yunan, Roma, Ortaçağ ve günümüz modern edebiyatında ölüm üzerine söylenenlere ve yazılanlara yer veriliyor. İşte kitaptan bir bölüm: “Gerçekte ölüm kötü değildir, kötü olan ölüm korkusudur. Ölüm tabiatımızın tamamlanmasından ibarettir. Eğer ölüm olmasaydı kesinlikle insan da olmazdı. Çünkü insan düşünen ve canlı yani ölümlü bir varlıktır diye tarif edilir.” [4]

Martin Luther, 9 Mart 1522 tarihli vaazında her insanın ölüme çağrıldığını ve hiç kimsenin bir başkasının yerine ölemeyeceğini söyler. Mısır’da olduğu gibi ölüm bizi tanrılaştırmaz ama öldükten sonra biz de başkalarının gözünde iyi insan oluruz. Ölüme giden insanlar da öyle. Roma gladyatörleri dövüşmeye başlamadan önce şeref locasını şu sözlerle selamlardı: “Ölüme yürüyen bizler sizi saygıyla selamlarız.”

Bazı siyasilerin ve hükümdarların fikirleri ancak ölümlerinden sonra itibar görür. Tıpkı yaşarken bir buluşun peşinde koşan bilim adamının tezinin öldükten sonra kanıtlanması gibidir. Ölüm bile pazarlanabilir. Henry Miller Napolyon için şöyle yazmıştır: “Uyu Napolyon. fikirlerin değil cesedindi onların istediği.” Napolyon bile ölmüştü Sultan Süleyman’ın öldüğü gibi. İmparatora “hepimiz ölümlüyüz” demekten korkan danışmanı “hemen hemen hepimiz ölümlüyüz” demiş başını eğerek. Çünkü korku kapatır akıl kapısını ama ölüm durduğu yerde durur.

Kuşkusuz herkes güzel ölmek ister. Acısız, uzun süre yatmadan ve vahşice olmayan. Cemil Meriç, mütevazı bir odadan süslü bir salona geçer gibi ölmek istediğini yazar. Hepimiz öleceğimize göre yazıyı uzatıp zamanınızı çalmak istemem.

Üstad Galeano’nun sözüyle bitirelim: “Hepimiz ölümlüyüz. İlk öpüşmeye ve ikinci kadehe kadar.”


[1] Julian Barnes “Korkulacak Bir Şey Yok” Çeviren: Serdar Rifat Kırkoğlu. Ayrıntı Yayınları. 2011

[2] Jose Saramago “Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş” Çeviren: Mehmet Necati Kutlu. Kırmızı Kedi Yayınevi. 12.Basım. 2017

[3] A.Cengiz Büker “Mısır’ın Ölüler Kitabı” Okyanus Yayınları. İstanbul. 2019

[4] Kan H. Ökten “Ölüm Kitabı” Agora Kitaplığı. 2.Basım. İstanbul. 2016

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir