DOĞU’NUN SAKLI YÜZLERİ

(Bu yazı İngilizce olarak Roma La Sapienza Üniversitesi Dergisi’nin Kasım 2020 sayısında yayımlanmıştır)

Doğu ile Batı birbirinden sadece coğrafi terimlerle ayrılmaz. Bu iki kavram yüzyıllardır farklı anlayışları, farklı dinleri, farklı yaşayışları ve farklı kimlikleri tarif etmek için kullanılır.  Mısır’ı İngiltere adına 25 yıl yöneten Lord Cromer doğulu insanı anlatırken şöyle yazar: “Doğulular simetriden yoksundur, akıl yürütmesi baştan savmadır. Herhangi bir Mısırlıdan bir olguyu açıklamasını isteyin. Konuşması bıktırıcı uzunlukta ve kesinlikten uzaktır. Doğulu zihniyet kesinlikten uzaktır.” [1]

Osmanlı ordusunu eğitmek için 1912’de Istanbul’a gelerek 3 yıl kalan ve Türkiye’nin pek çok yerini gezen Alman kurmay subayı Franz Carl Endres anılarını kaleme aldığı kitabında Türk kimliğini tanımlarken şöyle söyler: “Türklerin en önemli özelliklerinden biri eylemde düşüncesizliktir. Bu nedenle planlanmış pek çok şey uygulanmaz, pek çoğu gecikir veya öylesine sınırlandırılır ki yapılmasa daha iyi olur. En çok duyacağınız şey ‘yavaş yavaş’tır.”[2]

Din, eğitim ve terbiye farkları Doğulu ile Batılıyı iki ayrı dünyanın insanı olarak büyütür. Bu farklılık olaylara, insanlara ve kavramlara olan bakışı değiştirir. Doğulu insan daima egzotiktir yani alışılmışın dışında. Giyim, kuşam ve ortaya konan sanat ürünleri de kaçınılmaz olarak farklı olacaktır. Venedikli yazar Marino Sanudo 1514 yılının şubat ayında Osmanlı elçisi Çavuş Ali Bey’in San Marco Meydanı’ndan geçişini betimlerken “herkes onu görmek için meydana koşmuştu” der. Osmanlı’nın üstündeki egzotik kıyafetlerin ne kadar muhteşem göründüğünü yazar. Meydana toplanan Venedikliler Osmanlı sarayından çıkıp gelmiş bir Müslümanı ilk kez görüyordu. Batılı gözlerle Doğu’nun temsilcisine bakıyorlardı.

Oysa Venedik halkı için Doğu ile olan ilişki asla yeni bir durum değildi. Üstelik Doğu’nun yenilmez hükümdarı Mehmed II (Fatih Sultan Mehmed), sanatı ve sanatçıyı koruyan bir hami olarak kendi tablolarını yaptırmaya karar vermiş ve ressam olarak bir İtalyan’ı seçmişti.

Gentile Bellini (1429-1507) Konstantinopolis’e 1479 yılının Eylül ayında geldi. Onu taşıyan gemi Sarayburnu’ndan kentin iç limanına girdiğinde Bellini güverteye çıkıp yıllarca savaş öykülerinde doğulu sultanların payitahtı olarak okuduğu bu efsanevi kenti ilk kez görmüştü.O anda neler hissettiğini sadece hayal edebiliriz.      

Doğu’nun Menzili, Batı’nın Perspektifi

Batı’nın zihniyet kuşanımı antik çağlara kadar uzanır. Temelleri Yunan uygarlığında atılan ve site devletlerindeki heykellere yansıyan görüş farkı bugün bile kendini belli eder. Aristoteles Retorik adlı eserinde konuşma yapan insanın üç noktaya dikkat etmesi gerektiğini söyler. Bunlar; inandırma, biçim ve düzendir.

Batı dünyası en başından beri biçim ve düzen üzerinden bir dünya kurarken Doğu başlangıçta sağladığı düzeni giderek yitirmiştir. Dinin ve din kitaplarının giderek yanlış yorumlanması ve erkek egemen bir toplumsal sınıfın her şeyi günah diye nitelendirmesi sonucunda Doğu bilim ve sanatta geri kalırken, Batı dünyası ilerlemesini sürdürmektedir. Hıristiyan dünyası Ortaçağ’ın Engizisyon mahkemelerinde yok edilmiş düşünce ve ifade hürriyetini matbaanın bulunması ve tüm kurumların laikleştirilmesiyle yeniden kurmayı başarmış, antik çağlarda başlayan uygarlık yürüyüşüne dönebilmiştir. Avrupa’da matbaanın bulunmasından önce sadece soylular ve din adamları okuma yazma biliyordu. Okuması olmayan vatandaşlar Tanrı’nın sözlerini kilise resimlerinden veya ikonalardan öğreniyordu. İncil’deki mucizeleri portrelerde ve duvarlarda resmedilmiş olarak görmek köylüler için olağanüstüydü. İsa ve Meryem hemen her yerde resim veya heykel olarak karşılarında, kolye ve tablo olarak üstlerinde ve kutsal üçleme (teslis) olarak daima evlerindeydi. Azizleri tasvir etmek ve ikonacılık her ne kadar doğu ve batı kiliseleri arasında tartışma yaratmış olsa da resim sanatı görsel bir bütünlük halinde tamamen dinsel temelliydi ve kısa sürede Batı uygarlığının önemli bir parçası haline geldi. Papalık sarayında dinsel iktidar hem bilginin verdiği güce hem de inancın sağladığı meşruiyete dayandırılıyordu. Tanrı sevgisi kökleri eski Yunan’a dek uzanan ilahi bilgelikle birleştirilmişti. Hollanda, Fransa, Venedik ve Floransa onlarca ressama ve heykeltıraşa ev sahipliği yapıyordu. Kilise, soylular ve hükümdarlar onların en önemli müşterileriydi. Bellini de onlardan biriydi.

Buna karşılık Doğu dini bir taassup içinde kıvranıyordu. Müslümanların “cahiliye dönemi” dediği çok tanrılı zamanlarda yapılan puta tapma ayinleri zihinlerdeki canlılığını sürdürüyordu. Bu nedenle tasvir etmek, heykel yapmak ve resim çizmek yasak edilmişti. Oysa İslam’ın kutsal kitabı Kuran-ı Kerim’de açıkça izah edilmiş böyle bir yasak yoktur. Kesin olarak yasak edilmiş olan şey tıpkı Hıristiyanlıkta olduğu gibi putlara tapınmaktır. Çok tanrılı günlerden kalan puta tapıcılık, tek tanrılı ve kitaplı dinler olan Yahudilik, Hıristiyanlık ve Müslümanlıkta kesin olarak yasaklanmıştır ve en büyük bir günahlardan biridir. İslam Peygamberi Muhammed’in Kabe’deki putları yıkmasına karşın, Meryem ve Çocuk İsa  resmini yok ettirmediği belirtilir. [3]

Bununla birlikte İslam coğrafyası din adamlarının yorumlarıyla resim ve heykele mesafeli yaklaşmıştır. Sekizinci yüzyıldan sonra yazılı hale gelmeye başlayan hadisler (Peygambere dayandırılan dini yorumlar) tasvirleri neredeyse yasaklamıştır. Ebu’l Mahmud Fergali, o dönemde tasvir ve suretlere tapılıyor olmasının yaygınlığı yüzünden böyle bir yasağın gündeme geldiğini yazar. Bununla birlikte çiçek çizimi, muhtelif desenler, yazı ve gölge yapmak serbest bırakılmıştır. İnsan yüzü çizmek ve heykel yapmak ise günah kabul edilmiştir. Yukarıda belirtildiği gibi Kuran-ı Kerim’de böyle bir buyruk olmamasına rağmen İslam dünyasında bu durum de facto olarak hala geçerlidir. 

Resim sanatının dini nedenlerle engellenmiş olmasına rağmen İslam dünyası içinde başka bir sanatla kendini ifade etmiştir. Minyatür adı verilen bu sanatı yapanlara nakkaş adı verilir. Nobel edebiyat ödülü sahibi Türk yazar Orhan Pamuk Benim Adım Kırmızı romanında . nakkaşların hikayesini yazmıştır. Nakkaşlar düğün, zafer veya tahta çıkış gibi konuları ele alır ve resimlerlerdi. Bu resimler sultanları övmek için yazılan kitapların sayfalarına altın suyuyla çizildiği gibi daha basit formda olanları da vardır. Minyatürler önemli bir resim tekniği sayılan perspektif içermezlerdi. Bazı minyatürler fantastik yaratıkları çizerken bazıları dinsel olayları anlatır. İslam tarihinin en önemli minyatür eseri Osmanlı sarayında çizdirilen Siyer-i Nebi minyatürleridir. Bu minyatürler, Mustafa Bin Yusuf Bin Ömer’in Muhammed’in hayatını anlatan 1388 tarihli eserindeki olayları anlatır. Siyer-i Nebi’nin minyatürlü olarak yazımı ve çizimi 1594’te Osmanlı Sultanı III:Murad’ın emriyle başlamıştır ve peygamberin tüm hayatı resimlenmiştir. 1595’te tamamlanan altı ciltlik kitapta 814 minyatür vardır ve minyatürlerin hiçbirinde Muhammed’in yüzü gösterilmez. Tüm çizimlerde peygamberin  yüzü beyaz bir peçe ile kapatılmıştır. Ayrıca ciltlerin ve sayfaların hiçbirinde bu minyatürlerin hangi nakkaş tarafından yapıldığına dair hiçbir kayıt yoktur. Çünkü İslam terbiyesine göre resme imza atmak, kişiselliği vurguladığı için ayıp kabul edilmektedir. Mükemmellik Tanrıya aittir ve çizgilerin en iyisini, insanı yaratarak o yapmıştır. İmza atmak Tanrı ile boy ölçüşmek anlamına geleceğinden kabul edilemez bir davranıştır. İslam dünyasında bireyselliğin ve yaratıcılığın günümüzde bile çok gelişmiş olmamasını kısmen açıklayan bir davranıştır bu. İslam Peygamberi’nin hayatını anlatan en büyük resimli eser kabul edilen bu kitabın 1, 2 ve 6.cildi İstanbul Topkapı Sarayı Müzesi’nde, 3.cildi New York Halk Kütüphanesi’nde, 4.cildi Dublin Chester Beatty Kütüphanesi’nde korunmaktadır. Beşinci cilt ise kayıptır.

Mehmed’in Vizyonu ve Bellini

İtalyan ressam Gentile Bellini kendisini Konstantinopolis’e getiren gemiden indikten hemen sonra saraya davet edildi. Kenti alarak 26 yıl önce Bizans İmparatorluğu’nu sonlandıran Sultan Mehmed II uzun süredir beklediği, kendisini Fatih olarak resmedecek gerçek bir sanatçıya kavuşmuştu. Sultan Mehmed II, kendi ülkesinde ve diğer İslam ülkelerinde Bellini gibi bir ressam olmadığını biliyordu ve resim sanatında Batı’nın çok daha ileride olduğunun farkındaydı. Mehmed II’nin Batı kültürüyle ilk tanışması Manisa’daki şehzadelik döneminde olmuştu. Padişah olduktan ve Konstantinopolis’i aldıktan hemen sonra burayı bir dünya kenti yapabilmek için çalışmalara başladı. Bellini, onun birlikte çalıştığı ilk İtalyan olmayacaktı. Daha 1454 yılında bir İtalyan hümanisti olan Ciriaco d’Ancona onun sarayındaydı ve kendisine Roma tarihini öğretiyordu. 1465’te Milano elçisinin yazdığına göre onun yanında Floransalı, Cenevizli ve Raguzalı danışmanları vardı. Mehmed’in yanında bulunan diğer İtalyanlar Angelo Vadio, G. Stefano ve Emiliano’nun adları bilinmektedir. [4]

Konstantinopolis fethedilirken Osmanlı askerlerince yağmalanmış ve Bizans kütüphanelerinde  titizlikle korunan 30 bin yazma eser çıkan yangınlarda yok olmuştu. Sultan Mehmed II bunu telafi etmek istiyordu ve yeni kitapların çevrilmesini istedi. Palutarque’nin Ünlü Adamların Hayatı eseri ve Batlamyus’un Geographia ve Homeros’un Troya savaşını anlatan İlyada kitabı Yunancadan çevrilen kitaplardan bazılarıydı. Kişisel kütüphanesinde bulunan Batı kültürüyle ilgili 50 kitabın 42’si Yunancadır. Mehmed, evrensel bir imparatorluğun hükümdarı ve Doğu Roma’nın devamı olduğunu düşünürdü ve bu nedenle Batı uygarlığını çok önemserdi. 1458 yılında Atina’yı ziyaret eden Osmanlı sultanı, Akropol’ü gezmiş ve Yunan uygarlığını övmüştür. Suret çizmenin veya yaptırmanın hala günah sayıldığı topraklarda Sultan Mehmed II, Bellini’ye portresini yaptırmaktan çekinmemiştir. Hiç şüphe yok ki Sultan Mehmed II bugün yaşasaydı İslamcılar onu pek sevmezlerdi.

Bellini Osmanlı İmparatorluğu’nun başkentinde 2 yıl kaldı. Bu süre içinde sultanın portresini ve onun adına basılan madalyonlar yaptı. Ayrıca sarayın duvarlarını Rönesans stili fresklerle süsledi. Sultan Mehmed ile tarihten, sanattan ve Avrupa’nın durumuyla ilgili sohbetler etti. Onun Sultan ile olan özel ilişkisi bazı kitaplara konu olmuştur. Fransız yazar Louis Thuasne (1854-1940)  tarafından yazılan Gentile Bellini et le Sultan Mehmet II adıyla yazılan kitap 1907 yılında Ahmet Refik tarafından Fatih ve Bellini adıyla Türkçeye çevrilmiştir. Thuasne’den öğrendiğimize göre Sultan Mehmed II’in ölümünden sonra başa geçen oğlu Beyazıd II tüm bunları İslam’a aykırı bulduğu için kaldırmış ve çarşılarda sattırmıştır. Mehmed’e ait olduğu bilinen tabloların üçü bu nedenle yurtdışına götürülmüştür.  O portrelerin en bilineni Londra’daki Ulusal Galeri’de bulunuyor.

Sultan Mehmed’in Tablosu İstanbul’a Döndü 

Gentile Bellini’nin sarayda ve atölyesinde kaç tane Sultan Mehmed tablosu çizdiği  bilinmemektedir. Ama günümüze kalan Fatih tablolarının sayısı üçtür ve onlardan Bellini’nin atölyesinden çıktığı varsayılan tablolarından biri geçtiğimiz günlerde Türkiye’ye getirildi. Sultan Mehmed’i başka biriyle gösteren ve 1480 yılında yapılan tabloyu İstanbul Belediyesi Londra’da 25 Haziran 2020’de düzenlenen bir müzayededen 770 bin sterline satın aldı. Belediye binasında halkın ziyaretine açılan tablonun resmi adı:  Fatih ve Şehzadesi. Ahşap üzerine yağlı boya olarak resmedilen portrede bulunan kişinin şehzade olup olmadığı tartışmalıdır. Üstelik sultanın resmedildiği bir tabloya başka birinin eşit boylarda çizilmiş olması alışılmadık bir durumdur. Sakalsız ama Osmanlı kıyafetleri içindeki erkek figürün, Mehmed II’nin üç oğlundan biri olabileceği düşünülüyor.

Yine de uzmanlar bu resmin Bellini’nin atölyesinden çıktığından emin gibiler.

Portrenin satın alınıp İstanbul’a getirilmesi bazı siyasi tartışmalara neden oldu. İslamcı çevreler kentin acil ihtiyaçları dururken bir tabloya bu kadar çok para verilip satın alınmasının gereksiz olduğunu savundu. İstanbul Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu ise tablonun evine döndüğünü ve bundan gurur duyduklarını söyledi.

Saklamak ve Sansürlemek

Gentile Bellini 1481 yılının başlarında İstanbul’dan ayrıldıktan 4 ay sonra Sultan Mehmed II hayatını kaybetti. Onun ölümünden sonra Bellini tarafından yapılan freskler söküldü ve duvarlara asılan yağlı boya tablolar dine aykırı olduğu gerekçesiyle satıldı. Pazara düşen paha biçilmez eserlerin kimisi Avrupa’ya giderken, bazıları sonsuza dek kayboldu. Hiçbir din kitabında yazmayan resim ve suret yapma yasağı, bazı hadislere ve kerameti kendinden menkul din adamlarının yorumlarına dayanarak günah kabul edildi. Bunun düşündürücü olan yanı ise bu yasağın günümüzde devam ediyor olması ve İslam adına hiçbir kurum veya kişinin bunun doğru olmadığını söylememesi. Üstelik bu yasak ve sansürler sadece dini kaygılarla yapılmıyor ve toplumun genelinden bağımsız olarak yalnızca resim ve heykeli kapsamıyor. İslam ülkelerinin neredeyse tamamında kadınlar sansürleniyor, farklı siyasi partiler kapatılıyor, egemen görüşün dışındaki fikirler yasaklanıyor. Herkesin fikrini söyleyebileceği bir medya ve hukuk ortamı sağlanmıyor. Afganistan’da rejime karşı savaşan bir İslamcı örgütün Bamyan Vadisi’ndeki tüm heykelleri havaya uçurduğunu, Suriye’de savaşan başka bir İslamcı örgütün ise Palmira antik kentini paramparça ettiğini hatırlayacaksınız. Yakın zamanda Fransa’da yayımlanan bir mizah dergisi çalışanları, Muhammed peygamberin karikatürlerini yayımladığı için saldırıya uğramıştı.  

Sultan Mehmed II hayattayken bir ressama poz vermiş ve cesurca kendi portresini yaptırmıştı. Onun fethettiği kentin en büyük Bizans mabedi Ayasofya’nın tüm mozaik resimleri bugün kapatılmış durumdadır. Benzer biçimde Türkiye’nin başkenti Ankara’ya ve ülkenin doğu ucundaki Kars kentine konan bazı heykeller yöneticilerin isteğiyle kaldırtılmıştır.

Yalnızca Türkiye değil, Doğu’nun İslam ülkeleri kendi halklarının yüzlerini, kendi sanatçılarından ve kendi halklarından bile saklamaya devam etmektedirler. Doğu toplumları sanatın özgürleştirici gücünden çekinmektedirler. Sorgulamayı unutmuş bir taassup tüm Doğu’nun yüzünü bir peçe gibi kapatmaya devam ediyor.

Fatih Sultan Mehmed’in ölümünden 539 yıl geçmesine rağmen.  


[1] Said, Edward. “Şarkiyatçılık. Batı’nın Şark Anlayışları” Çeviren: Berna Ülner. Metis Yayınları. İstanbul. 5.Baskı. Temmuz 2010. s.48

[2] Carl Endres, Franz “Türkiye ve Türkler” Çeviren: Güray Beken. Dharma Yayınları. İstanbul. Mayıs 2006.  s.37

[3] Hemiş, Özlem. “İslami Coğrafyada Bakışın Serüveni” Vakıfbank Kültür Yayınları. İstanbul. Temmuz 2020. s.131

[4] İslam Ansiklopedisi. Mehmed II maddesi.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir